Bu blog yazısı, duygusalcı bakış açısının David Hume'un ahlaki yargı teorisini nasıl yorumladığını ve yeniden yapılandırdığını inceliyor ve duygu ifadesi ile olgusal betimleme arasındaki sınırın ahlak felsefesinde nasıl merkezi bir konu olarak ortaya çıktığını analiz ediyor.
Hume'un ödevsel önermelerin varoluşsal önermelerden türetilemeyeceği iddiası, modern ahlak felsefesini derinden etkilemiştir. Ahlaki yargıların olgular hakkındaki doğruluk veya yanlışlık önermeleri olduğunu reddeden ve ahlaki bilginin var olamayacağını savunan ahlak felsefecileri için Hume'un iddiası bir tür kutsal kitap olarak kabul edilir. Ancak, Hume'un iddiasının tam olarak ne anlama geldiği konusundaki tartışmalar bugün de devam etmektedir.
MacIntyre, Hume'un iddiasının tüm varoluşsal önermeleri değil, yalnızca belirli bir kategorisini hedef aldığını savunur. Yorumuna göre Hume, ahlaki yargıların yalnızca ebedi kesinlik veya ilahi iradeyle ilgili teolojik önermelerden türetildiklerinde imkânsız olduğunu kabul eder. Teolojik önermeler insan ihtiyaçları veya çıkarlarıyla ilişkili olmadığından, bunlar ile ahlaki önermeler arasında kaçınılmaz olarak kapatılamaz bir boşluk vardır. Sonuç olarak MacIntyre, Hume'un muhtemelen ahlaki önermelerin yalnızca doğrudan insan ihtiyaçları veya çıkarlarıyla ilişkili varoluş önermelerinden türetilebileceğini savunduğunu açıklar. Bu yorum, Hume'un ahlakın ihtiyaçlardan veya çıkarlardan kaynaklanan insan tutkuları veya duygularıyla ilişkili doğal bir olgu olduğuna olan inancından kaynaklanmaktadır. MacIntyre, kanıt olarak, özellikle toplumsal kuralların kamu yararını nasıl desteklediğiyle ilgili olarak, duyguları tartışırken Hume'un antropolojik ve sosyolojik olgulara geniş yer vermesine işaret eder.
Bu bağlamda, MacIntyre, bağlayıcı kavram olarak adlandırılan kavramı öne sürer. Bu kavram, insan doğasının olgusal olduğu kadar ahlaki kavramlarla da yakından bağlantılı çeşitli yönleriyle ilgili arzuları, ihtiyaçları, zevkleri ve benzerlerini kapsar. MacIntyre'a göre, bağlayıcı kavram, olguları ilişkili ahlaki taleplerle ilişkilendirerek aracılık eder ve Hume'un tam da bunu yaptığını savunur.
Hunter ayrıca, Hume'un ahlaki önermelerin varoluş önermelerinden tamamen türetilemeyeceğine inandığı yorumunu da reddeder. Hunter, Hume'un ahlaki yargıları, varoluş önermeleri gibi olgusal iddialar olarak anladığını ve dolayısıyla ahlaki yargıların olgusal iddialar olarak diğer olgusal iddialardan türetilebileceğine inandığını savunur. Hume'un şu sözüne dikkat çeker: "Herhangi bir eylemin veya niteliğin kötü olduğunu söylediğinizde, bu yalnızca ona karşı doğanızdan kaynaklanan bir suçlama veya aşağılama hissi veya duygusu beslediğiniz anlamına gelir." Hunter bu sözü insan duygusu hakkında olgusal bir ifade olarak yorumlar ve bu tür olgusal ifadeler, belirli bir eylemin veya niteliğin gözlemlenmesi ile uyandırdığı his arasında nedensel bir bağlantıyı tanımlar.
Sonuç olarak, Hunter'ın yorumuna göre, Hume'un ödevsel önermesi belirli ontolojik önermelerden (yani akıl ilişkileri veya bağımsız görev nesneleriyle ilgili önermelerden) türetilemez; ancak insan duygularıyla ilgili olgusal ifadeler olarak ontolojik önermelerden türetilebilir. Bu görüşe göre, eğer ahlaki yargılar duyguların betimlemeleriyse, doğru veya yanlış olabilirler ve dolayısıyla ahlaki bilgi sağlayabilirler. Bu, söz konusu bilginin içeriği öznel olsa bile geçerlidir.
Öte yandan, Flew ve Hudson, MacIntyre ve Hunter'ın Hume yorumunu eleştirerek, Hume'un ahlaki yargıları insan duyguları hakkında olgusal ifadeler olarak değil, duygu ifadeleri olarak gördüğünü savunurlar. Flew ve Hudson haklıysa, Hume duygusalcılığın doğrudan bir öncüsü olarak anlaşılabilir. Hume gibi duygusalcılık da olguların betimlenmesi ile duyguların ifade edilmesi arasında ayrım yapar ve ahlaki yargıları onay veya onaylamamanın duygusal ifadeleri olarak görür. Bu açıdan bakıldığında, ahlaki yargılar yalnızca duygusal anlam taşır; yalnızca konuşmacının tutumunu ifade ederler ve olguların betimlenmesinden türetilemezler. Dolayısıyla duygusalcılık, ahlaki argümanların geçerli olamayacağını ve ahlaki bilginin var olamayacağını ileri sürer. Eğer ahlaki yargılar yalnızca duygu ifadeleriyse, doğru veya yanlış olamazlar; en iyi ihtimalle, yalnızca dürüst veya dürüst olmayan olabilirler. Sonuç olarak, Flew ve Hudson'a göre Hume, olması gereken ifadelerinin olan ifadelerden türetilmesini reddeden ve ahlaki bilginin imkânsızlığını ileri süren bir duygucu olarak yorumlanabilir.